Karl Marx modern dünyanın yapısını, üretim ve üretim araçlarının kim tarafından kontrol edildiği üzerinden açıklamaya çalıştı. Onun tespitleri günümüz Venezuela’sındaki krizi anlamak için de güçlü ipuçları sunmaktadır. Marx’a göre burjuvazinin, yani bugün küresel sermaye ve emperyalizm olarak adlandırdığımız yapının temel motivasyonu kârı sürekli büyütme zorunluluğudur. Bu zorunluluk, üretimin kesintisiz artırılmasını, artı-değerin azami seviyeye çıkarılmasını ve bunun için üretim araçlarının doğrudan denetim altına alınmasını gerektirir. Üretim araçlarının tekelleşmesi yalnızca iktisadi sonuçlar doğurmaz; toplumu, siyaseti ve kültürü de dönüştürür. Kapitalizm bu nedenle istikrar üretmez; aksine, sürekli bir altüst oluş, belirsizlik ve kriz hali yaratır.
Sermayenin genişleme ihtiyacı, onu durmaksızın yeni pazarlara yöneltir. Okyanus ortasındaki küçük bir ada da, ulaşılması güç bir dağ köyü de potansiyel hammadde ve pazar kaynağı olduğu için kendisini emperyalizmin pençesinden kurtaramaz. Marx’a göre burjuvazi, varlığını sürdürebilmek için dünyanın her yerine “yuvalanmak”, her yerde bağlantılar kurmak ve tüm dünyayı kendi merkezileşmiş düzenine tabi kılmak zorundadır.
Marx Kapital’de merkezileşmeyi, sermayenin rekabet yoluyla küçük ve orta ölçekli sermayeleri tasfiye ederek, yıkıcı bir biçimde yoğunlaşması olarak açıklar. Sermaye, önünde engel olarak gördüğü her şeyi söküp atar; kendisine uygun toplumsal ve siyasal yapılar inşa eder. Bu düzende gerçek anlamda özgür olan tek şey paradır. Serbest ticaret, bu iktisadi ve siyasal tahakkümün evrensel ilkesi haline gelir. Bu süreç sonunda modern devlet, Marx’ın ifadesiyle, burjuvazinin işlerini yöneten bir bürokratik aygıta dönüşür.
Zygmunt Bauman’ın modern devlete dair tespitleri, Marx’ın bu analizinin günümüz koşullarındaki karşılığı gibidir. Ona göre modern devlete biçilen vazife sermaye için konforlu, güvenli, cazip bir ortam sağlamak ve onun haklarını korumaktır. Yani modern devletin asli vazifesi sermayenin bekçiliğidir.
Hugo Chavez öncesi dönem, Venezuela’nın küresel sermaye ile en “uyumlu” olduğu fakat artı-değerin en yoğun biçimde ülke dışına aktığı evredir. 1980’ler ve 1990’larda petrol gelirleri kâğıt üzerinde devlete ait görünse de fiilen çok uluslu enerji şirketler, yerel güçler ve ABD merkezli finans kanalları tarafından yönlendiriliyordu. 1990’lardaki petrol açılımı politikalarıyla çok uluslu şirketlere geniş imtiyazlar tanınmış; devletin petrol üzerindeki kâr payı neredeyse sembolik düzeylere indirilmişti.
Hugo Chavez dönemi, bu akışın yönünü tersine çevirme girişimi olarak okunmalıdır. Petrol sektörünün kamulaştırılması, PDVSA’nın (Venezuela’nın petrol şirketi) yeniden yapılandırılması ve gelirlerin sosyal programlara yönlendirilmesi, artı-değerin güzergâhını kısmen ülke içine çevirdi. Bu durum küresel sermaye açısından esas kırılma noktasıydı. Meta dolaşımı sürüyor, fakat kontrol küreselden ulusala kayıyordu. Venezuela bu dönemde sistemin dışında değil, sistem içinde ama disipline edilemeyen bir aktör haline geldi.
Ancak bu süreç kendi iç çelişkilerini de beraberinde getirdi. Devletin güçlenmesi, üretim araçlarına tam anlamıyla hâkim olunduğu anlamına gelmiyordu. PDVSA’nın kurumsal yapısındaki bozulmalar, liyakat erozyonu, rantın içeride yeniden üretilmesi ve ekonominin petrol dışı alanlarda çeşitlendirilememesi, bu yarı-egemenliği kırılgan hâle getirdi.
Maduro döneminin hataları ve yönetim zaafiyeti, ağır yaptırımlar ve finansal kuşatma sebebiyle bu kırılgan yapı çöktü. Üretim kapasitesinin düşmesi, teknik bilgiye ve finansal araçlara erişimin kesilmesiyle birlikte, Venezuela hızla derin bir sosyal ve ekonomik krize sürüklendi. Venezuela’nın trajedisi burada netleşir: Ülke petrole sahipti, fakat o petrolü çıkaracak, işleyecek teknolojik araçlara sahip değildi. Marx’ın “üretim araçlarına sahip olma” vurgusu bu noktada tüm açıklığıyla karşımıza çıkar. Yaptırımlar geldiğinde sistemin bu kadar hızlı çökmesinin nedenlerinden biri tam olarak budur.
ABD’nin bugün Venezuela’yı uyuşturucu ticareti suçlamaları Marx’ın teorik çerçevesiyle bakıldığında, tıkanmış bir boru hattını açmak için kullanılan bir gerekçeden ibarettir. En önemli motivasyonlardan biri; Venezuela petrolünden elde edilen kârın ABD merkezli ekonomik sisteme bağlanacağı bir finansal boru hattı kurulması olarak okunabilir. Bu noktada dış müdahale, uluslararası hukuk ya da devlet egemenliği gibi kavramlar çok da önemli değildir. Müdahalelerin insani sonuçları emperyalistlerin ilgi alanına girmez; önemli olan, paranın serbestçe dolaşması ve bu dolaşımın nihai durağının her zaman kapitalist finans merkezleri olmasıdır. Venezuela vakası bu anlamda, devletin meşru hukukunun yok sayılarak sermayenin kendi “hakkını” geri alma girişimi olarak görülebilir. Bu aynı zamanda asırlar öncesi kuralları belirlenmiş bir sistemi ihlal etmeye çalışanlara ödetilen bir bedeldir. Bu sistemde dünyanın efendileri olarak konumlanan Batılı emperyalist zihniyet, çevre ülkeleri eşit siyasal özneler olarak değil; yönetilmesi, yönlendirilmesi ya da tasfiye edilmesi gereken alanlar olarak görür. Ancak en ucuz işçiliği kabul edenler onların sözde "müttefiki" olabilir.
Marx’a göre milletler, yok olmamak için burjuvanın dayatmalarını kabul ederler. Sermaye dünyayı kendi suretinde şekillendirirken, alternatif yollar ya tasfiye edilir ya da sisteme eklemlenerek etkisizleştirilir. Wallerstein, Marx’ın analizini ulus-devlet sınırlarının ötesine taşır, dünya sistemleri yaklaşımını geliştirir. Ona göre kapitalizm merkez, yarı-çevre ve çevre ülkeler arasında hiyerarşik bir işbölümüne dayanan küresel bir sistemdir. Bu sistemde çevre ülkeler hammadde ve basit metalar üretimine mahkûm edilirken, merkez ülkeler finans, teknoloji ve yüksek kâr oranlarını kontrol eder. Devletlerin kaderi, büyük ölçüde bu hiyerarşik yapı içindeki konumlarıyla belirlenir. Venezuela’nın bugün karşı karşıya olduğu seçenek de budur: Ya kendisine dayatılan koşulları kabul ederek küresel sermayenin uyumlu bir parçası haline gelecek ya da getirilecektir.
Bu noktada meşruiyet, diktatörlük ya da demokrasi tartışmaları sürerken Venezuela'da petrolün akacağı yönü belirleyen vana, yani Maduro değişti. ABD'nin bu hareketi bu düzende oldukça "normal" karşılanmalıdır. Tarih bize haydutluk, eşkıyalık, uluslararası hukukun ihlali gibi değerlendirilen hareketlerin sıradan olaylar olduğunu çok sayıda örnekle gösteriyor.
Günümüzde meşruluk kavramı son derece muğlaktır; mazlum ve zalim gibi kavramlar çoğu zaman onları kimin kullandığına göre anlam kazanmakta, hatta kimi durumlarda gerçeğin tam tersini ifade edebilmektedir. Bu nedenle kavramlar, dünyayı yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel ve hak algısı bakımında da derin biçimde ayrıştırmaktadır.
Marx’ın sunduğu perspektif, olayları küresel ölçekte ve ekonomik temelleri üzerinden okumaya zorlar. Bilgi kirliliği ve sınırlı veriler nedeniyle olaylara tam hâkim olamasak bile, bu bakış açısı sayesinde aktörlerin yüzünü değil; eylemlerinin yönünü ve mantığını görebiliriz. Zaten bu metin, kesin hükümler koyma iddiası taşımayan; yalnızca olaylara farklı bir pencereden bakma denemesidir.
Bu olayda bizi ilgilendiren en önemli husus; kuralları, kutsalı ve değerleri olmayan bu yırtıcı sistemi ideolojik gözlükleri bir tarafa atıp çözümlemektir. Ayrıca bu sistemde ayakta kalmanın yolu; üretmek ve kendi üretim araçlarına sahip olmak olduğunu unutmamalıyız. Bir devlet üretim araçlarını yalnızca hukuken değil, teknik ve kurumsal olarak da kontrol etmiyorsa, Marx’ın anlayışıyla egemenliği ancak biçimsel bir iddiadan ibarettir.
