Ne kadar da yalnız, yorgun ve güçsüz hissediyordu. Belirsizlikler ve bilinmezlikler zihnini kemiriyordu. Yıllardır başarının, görünür olmanın ve imajın peşinden koşmuştu. Bu uğurda sınır tanımamış, en yakınlarını bile birer basamak olarak görmüştü. Ama bunca çabasına rağmen neden hala bir şeyler eksikti? Bu his her geçen gün daha da güçleniyor, içinde yıllardır hiç dolmayan kocaman boşluğu derinleştiriyordu. Aslında onu altüst eden tam da bu boşluktu. Kendini zamanın arafında hissediyordu. Bu, öyle bir noktaydı ki; geçmişe baktığında keşkeler, geleceğe yöneldiğinde ise kaçınılmaz sonu görüyordu. Geçmiş hatıradan hesaba, gelecek ise plandan sınırlı bir zamana dönüşüyordu. Artık ölüm uzaktaki bir fikir değil, her gün sayfasını kopardığı bir takvimdi.
Modern hayat ona her şeyi kontrol edebileceğini, geleceği kusursuz planlayabileceğini ve hatta kaderi bile tek başına yönetebileceğini öğretmişti. Bu yüzden başarı yalnızca kendisinindi ve hiç kimseye hatta anne babasına bile minneti yoktu. Ama tüm hayal kırıklıklarını, bütün hüsranlarını yakınlarının omuzlarına yüklemişti. Böylece kendisini vazgeçilmez bir değer olarak görmüştü. Ancak o yanılmaz akıl, o mekanik mürşit; geçmişin keşkelerini düzeltemiyor, takvim sayfalarına engel olamıyordu. Vazgeçilmez değer ise adım adım değersizleşiyordu. Acaba kaçırdığı bir şeyler mi vardı? Neden artık her şey birden bire manasız olmuştu? Hayat manaya giden bir yol olmalıydı. Yol ancak manasını yitirirse yorucu olurdu. Acaba peşinden koştukları başından itibaren manasız mıydı? Asıl amaç başka bir şeyde miydi? Şimdi hayatın hudutlarını keşfetmeye başlamış, kendisi gibi sınırlı bir varlığın üzerine sonsuz bir anlam yüklediğini fark etmişti. Ve artık yorulduğunu daha fazla gizleyemiyordu.
Tam o tükeniş anında, yüreğinin en derinlerinde bastırdığı ama bir türlü susturamadığı o sese kulak vermeye başladı: “Her şey senin elinde değil, ama yaptıkların ve yapacakların da anlamsız değil.”
Bu ses, çocukluğunun saf inancının yankısıydı. Çocukken herkesten merhametli bir Yaradan’a inanıyordu. Her yeri kuşatan o sonsuz güç, içini coşku ve huzurla dolduruyordu. O'nu düşündükçe heyecanlanan kalbi, küçük bedenine sığmak istemiyordu. O huzur dolu anlar şimdi bir hayal kadar uzaktı.
Modern hayatın hızına ve rekabetine kapıldığı gençlik yıllarını anımsadı. İnanç onun için akılla kavga eden bir körlük, dilediği gibi yaşamanın önündeki en büyük engel oluvermişti. Aradan geçen zaman, koşuşturmalar, mücadeleler ve nihayetinde içinde bulunduğu halet-i ruhiye... Bunca yıl ne kadar da hızlı geçmişti. Sanki zamanını kaybetmiş ya da birileri hayatını çalmıştı. Neden çocukluk yılları dışında yüreğini ısıtan bir anısı yoktu? Bir an duraksadı, kendine temelsiz bir dayanak mı arıyordu? Zihnindeki bu fırtına, sağlıklı düşünmesine engel mi oluyordu? Eskiden olsa, bu durumdakileri “iradesi zayıf, hayata yenilmiş insanlar” olarak görür, onlara acırdı. Şimdi kendisi de mi aynı şeyi yapıyor, hayatın gerçekliğini göğüslemek yerine, zihninde bir sığınak inşa ediyordu? Bu bir kaçış değil miydi? Nietzsche yıllar önce onu kaçışla yüzleşeceği konusunda uyarmamış mıydı? Düşündükçe inancın insanın aklını değil, yükünü paylaşan bir ses olduğunu anlamaya başladı. Modern hayatın tersine inanç ona her şeyi düzeltme görevini değil, her şeyi taşıma gücünü veriyordu. İnanç âleminde eksiklik bir kusur değil, insan olmanın doğal bir özelliğiydi.
Çocukluk yıllarının o samimi hali ruhunu kuşatmıştı. Artık yitirilen yılların, sayısız hataların ve özellikle yakınlarını umursamamanın pişmanlık hissiyle baş başaydı. Ve "kaybolan yıllar" bir melodiden bir yaşanmışlığa dönüşüyordu. Yaptıklarıyla sebep olduğu hataların, yapmadıklarıyla eksik kalan iyiliklerin yükü altında eziliyordu. Ama her ne yaptıysa, hatta haddi bile aşmışsa ve gerçekten pişman olmuşsa kesinlikle affedileceğini hatırladı. Af dileme arzusu okyanusun kabaran dalgaları gibi yüreğinden taşıyordu. Kabaran sular biriktirdiği tüm kırgınlıkları da silip süpürüyor, onu hayatındaki herkesi affedebilecek bir ferahlığa sürüklüyordu. Ama "nasıl olur da bir daha yanlış yapmam" diye düşündü. Bunun mümkün olmadığı gerçeğiyle ürktü. Sonra hatanın, insan hayatının sıradan bir döngüsü olduğunu fark etti. Üstelik hataları telafi etmeye çalışmak, gönüllerin kapısını açan görünmeyen bir anahtardı.
Hata, pişmanlık, af dileme ve yeniden aynı döngünün içine girme… Dışarıdan bakınca yerinde sayma gibi görünen bu hal, aslında içeride utanma, kabul etme, kendini tanıma ve başkalarını anlama yolculuğuydu. Daha yumuşak, daha anlayışlı ve daha az yargılayıcı bir insanın tekâmül süreci… Modern zamanın ruhuna ters, ama insan fıtratına tam uyan bir portre.
Af dilemek veya tövbe etmek aslında "bir daha yapmayacağım" sözü değildi. Çoğu zaman o söz tutulamazdı zaten. Tövbenin asıl gücü şuydu: "ben kendimle yüzleşecek kadar cesurum". Şunu artık çok iyi biliyordu; herkesin bir zayıflığı, gizli bir utancı vardı. O yüzden "ben olsam yapmazdım" demekten vazgeçti. Hatalar asla bitmeyecekti ama her hata, hayata bakışı değiştirecekti.
İnanç insana çocuksu ama sağlam bir özgüven veriyordu. Yaradan terk etmez, kapılar kapanmaz, bağ kopmaz ve ilahi sevgi asla geri alınmazdı. Burada itaat ve kulluk bir görev değil, bir sevgi haline dönüşüyordu. Böyle bir inançla kuşatılan insan, daha az yargılıyor, daha çok bağışlıyordu. İnanç belki bir disiplin, bir ahlak sistemiydi ama bundan daha önemlisi, Yaradan’la içselleştirilmiş bir yaşam biçimiydi.
Yaptığın iş, söylediğin söz, gösterdiğin sabır, verdiğin emek... Hepsinin ulvi bir amacı vardı ve artık küçük bir iyilik veya basit bir hata bile anlamsız değildi. İnanç insanı melek yapmaz, hatasız da kılmaz. İnanç kalbe hitap eder, vicdan üzerinden bir kişilik kurar.
Dua etmek için ellerini açtı. Hayatı boyunca ilk defa avuçlarında neler olduğunu gördü. Sahip olduğu her şey avuçlarının içinde bir bir dile geldi. Ne kadar da zengin olduğunu o an fark etti. Bu zenginlik servetten değil, sahip olduklarının hatırlattığı manadan kaynaklanıyordu. Mahcup bir teşekkür ile uzun düşüncelere daldı.
Modern dünya ile bu yaşam biçiminin neden tezat olduğunu artık sorgulamıyordu. Çünkü modern dünya; affetmeyi zayıflık, pişmanlığı eziklik, hatayı başarısızlık sayıyor, hatta bunu “köle ahlakı” diye tanımlıyordu. Oysa insan, bu zayıflıklarından dolayı insandı ve hiçbir zaman üstün insan olamayacaktı.
Gözlerini kapattı. İçindeki boşluk hâlâ oradaydı. Ama artık o boşluk onu ürkütmüyordu. Belki hiç dolmayacak, hep onunla kalacaktı. Belki de o boşluk, sadece ve sadece Yaradan'a özel bir yerdi. Ama artık biliyordu: Bu boşluk bir eksiklik değil, belki arafta kaybolmuşlara yol gösteren bir deniz feneriydi. Belki de Yaradan’a açılan yegâne kapı.
