1960'lar ve 70'ler, Birleşmiş Milletlerin "Kalkınma On Yılları" ilanlarıyla başlamıştı. Bu dönemde bağımsızlığına kavuşan sömürge halkları ve diğer Batılı olmayan ülkeler sanayileşme için adımlar atmışlardı. Çoğu dış enerjiye bağımlı olan bu devletler büyük ölçüde dış finansa ihtiyaç duyuyordu. Bu sürecin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için iki temel şart vardı: ucuz enerji ve istikrarlı bir uluslararası ortam.
OPEC 1973 yılında petrol fiyatlarını artırma kararı aldı. Bu kararın ardında Arap İsrail savaşları, petrolün siyasi bir baskı aracı olarak kullanılması ve üretici ülkelerin gelirlerini artırma isteği vardı. Neticede petrolün varil fiyatı yaklaşık dört kat arttı. İlginç olan şey; bu artışı ABD’nin müttefiki olan Suudi Arabistan ve o dönemin İran Şahı körüklüyordu.
Petrol fiyatları artınca gelişmekte olan ülkeler adeta ekonomik bir mengeneye sıkıştırıldılar. Enerji ve üretim maliyetleri arttı, borç ödeme kabiliyetleri zayıfladı ve kısa süre içinde birçok ülkede ekonomik krizler ortaya çıktı. Ekonomik daralmayı siyasi istikrarsızlıklar, darbeler, iç çatışmalar ve bölgesel savaşlar takip etti. Böylece bu ülkelerin kendi ayakları üzerinde durma planları bir hayale dönüştü, yine her bakımdan dışa bağımlı hallerini sürdürdüler. Üstelik sınırlı kaynaklarını giderek artan ölçüde güvenlik harcamalarına yönlendirdiler.
Petrol üreten ülkeler de benzer kaygılarla silahlandılar, kalan gelirlerinin büyük kısmını da güvenli liman olarak gördükleri küresel sermaye merkezlerine aktardılar. Petrol üretimine ortak olan Batılı şirketler aracılığıyla da kaynaklar Batı’da toplanmaya devam etti. İstikrarsızlık hem silahlanma hem de yolsuzluklar ve kara para mekanizmalarıyla sermayeyi emperyalist devletlere yöneltti. Böylece Wallerstein’ın ifadesiyle; petrol fiyatının yükselmesi, dünya artı değerinin önemli bir bölümünü ABD’ye aktaran bir huni mekanizması gibi çalıştı. Batı’da biriken sermaye ise zamanla ekonomileri zorlanan Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerine yüksek faizli ve ağır koşullu krediler olarak geri döndü. Böylece kriz yalnızca ekonomik bir daralma üretmekle kalmadı; aynı zamanda küresel bağımlılık ilişkilerini daha da derinleştirdi.
Bugün ortaya çıkan ABD-İsrail ve İran savaşına bu perspektiften bakmak mümkündür. Bu çatışmanın askeri sonuçları henüz belirsizdir. Ancak enerji piyasalarını ve küresel ekonomiyi nasıl etkileyeceği konusunda 1970’lerdeki petrol krizi bize fikir verebilir. Elbette dünya o yıllardan bu yana büyük ölçüde değişmiştir. Teknolojik gelişmeler enerji çeşitliliğini artırmış, enerji verimliliği yükselmiştir. Ancak değişmeyen iki temel gerçek vardır: enerjinin ekonomiler için hayati önemi ve birçok ülkenin sanayi yatırımlarını hâlâ büyük ölçüde dış borçla finanse ediyor olması.
Savaşın sonucu ne olursa olsun enerji fiyatlarında uzun süre istikrarsızlık görülmesi muhtemeldir. Bu durum özellikle enerji ithalatına bağımlı ülkeleri ciddi biçimde zorlayacaktır. Son otuz yılda sanayileşme sürecine giren birçok ülke üretim altyapısını büyük ölçüde dışarıdan sağlanan enerjiye dayandırmıştır. Bu ülkelerde sanayi ve altyapı yatırımlarının önemli bir kısmı dış borçla finanse edilmiştir.
Enerji fiyatlarının uzun süre yüksek kalması halinde bu ülkelerin üretim maliyetleri hızla artacak, ihracat rekabeti zayıflayacak ve borç ödemeleri kapasitesi ciddi biçimde sarsılacaktır. Bu durum yalnızca ekonomik bir sorun doğurmaz; aynı zamanda siyasi istikrarsızlık riskini de artırır. Tarihsel olarak ekonomik daralma dönemlerinde Güney Amerika, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinin çoğunda iç siyasi gerilimler, toplumsal krizler ve bölgesel çatışmalar ortaya çıkmıştır.
Böyle bir kriz tıpkı 70’lerde olduğu gibi iki sonucu beraberinde getirebilir. İlki silahlanma yarışının hızlanmasıdır. Bugün bütün dünya ABD-İsrail ve İran arasındaki çatışmaları endişe ile izlemektedir. Savaşın ve emperyalist hırsların dünyayı nasıl kasıp kavurduğunu, hiçbir ayrım gözetmeksizin insanları nasıl öldürdüğünü canlı olarak seyrediyoruz. Savaştan etkilenen ve etkilenmeyen tüm devletlerde güvenlik kaygıları kesinlikle savunma harcamalarını artıracaktır. Ortadoğu’nun petrol üreten ülkeleri muhtemelen silahlanma yarışını hızlandıracaklardır. Böylece petrol gelirlerinin önemli bir kısmı küresel savunma sanayisine aktarılacaktır.
İkinci sonuç ise finansal bağımlılığın derinleşmesidir. Ekonomiyi çevirmede zorlanan ülkeler yeniden dış borç arayışına girebilirler. Küresel finans merkezlerinden sağlanacak borçlar beraberinde ekonomide reform şartları getirecektir. Özelleştirmeler, ekonominin dışa açılması ve yerel üretimi koruyan politikaların zayıflatılması gibi düzenlemeler bu süreçte sıkça gündeme gelebilir. Dolayısıyla yerel üretim, küresel aktörlerle eşit olmayan şartlarda bir var olma mücadelesiyle yüzleşebilir.
Krizlerinin bir başka etkisi ise sermayenin güvenli limanlara yönelmesidir. Özellikle Körfez bölgesindeki sermaye savaş ve istikrarsızlık sebebiyle daha güvenli gördükleri finans merkezlerine taşınabilir. Bu durum yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmayacak; riskli görülen birçok bölgeden benzer sermaye kaçışları yaşanabilecektir. Bu tür hareketler kırılgan ekonomilerde yeni krizlerin ortaya çıkmasına yol açabilir.
Bu süreçte bazı aktörler ise avantajlı bir konuma gelebilir. Özellikle büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip aynı zamanda savunma sanayileri gelişmiş olan ABD ve Rusya gibi ülkeler hem silah hem de enerji satışından fayda sağlayabilir.
Bu tabloya bir de günümüzün teknolojik rekabet boyutu eklendiğinde mesele daha da dikkat çekici hale gelmektedir. Son yirmi yılda dünyada askeri ve teknolojik üretim kapasitesi çok daha geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Bir zamanlar yalnızca birkaç büyük gücün tekelinde olan birçok teknoloji artık orta ölçekli devletler tarafından da üretilebilmektedir.
Bugün insansız hava araçları, hassas güdümlü mühimmatlar, siber savaş sistemleri ve yapay zekâ temelli askeri teknolojiler çok daha fazla ülke tarafından geliştirilmektedir. Benzer şekilde otomotiv, elektronik ve altyapı alanlarında da üretim kapasitesi giderek daha fazla ülkeye yayılmaktadır. Bu durum küresel ekonomik sistem açısından önemli bir soruyu gündeme getirir. Eğer giderek daha fazla ülke aynı teknolojileri üretmeye başlarsa, yani her ülke hem üretici hem de askeri teknoloji geliştiricisi haline gelirse, küresel üretim dengesi nasıl korunacaktır?
Kapitalist dünya ekonomisinin uzun süredir işleyen temel mekanizması aslında oldukça basittir: Bazı ülkeler yüksek teknolojiyi üretir, diğer ülkeler ise bu ürünleri satın alır. Ancak son yıllarda birçok gelişmekte olan ülkenin bu hiyerarşiyi zorlayan bir üretim kapasitesi geliştirmeye başlaması, mevcut sistem açısından potansiyel bir meydan okuma anlamına gelmektedir.
Krizlerin görünür yüzü savaşlar ve gerginliklerdir. Ancak görünmeyen tarafında daha derin bir süreç işler: Sermayenin yeniden dağılımı. Tarih boyunca büyük krizler yalnızca yıkıma değil; aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden kurulmasına yol açmıştır. Bu noktada Marx’ın krizler üzerine yaptığı tespit oldukça açıklayıcıdır: Krizler kapitalist sistemin varlığını sürdürmesini mümkün kılan düzenleyici mekanizmalardır. Kriz sırasında daha az verimli girişimcilerden bir bölümü piyasadan çekilecek ve geri kalanlar onların pazar paylarını ele geçirecektir. Böylece sermaye yeniden merkezileşir ve sistem bir süreliğine takviye edilmiş olur. Enerji krizleri ve ekonomik çalkantılar da aynı işlevi görür: Zayıf ülkeler ve girişimler piyasadan çekilirken, güçlü aktörler kaynaklarını ve pazar paylarını artırır.
Bu yazı kapitalist dünya sisteminin işleyişine dair bir analiz denemesidir. Burada dikkatle gözlemlenmesi gereken husus şudur: 1973'te artan enerji fiyatlarıyla sanayileşme hareketleri sekteye uğratıldı ve sermaye emperyalist devletlerde toplandı. Aynı mantıkla hareket edersek, 2026 sonrasında teknolojik sıçramalar yapan ülkelerin hangileri güçlü kalacak, hangileri oyun dışı bırakılacak? Ayrıca ekonomik merkezîleşme çabaları, yani kapitalist sistem, bu dönemde de etkili olacak mı ve para nereye akacak? Ekonomik kaynaklara hâkim olma arzusu en eski çağlardan beri devam eden ve asla değişmeyecek olan tahakküm etme isteğinin itici gücüdür. Dolayısıyla krizleri anlamanın en güvenilir yollarından biri paranın hareketini takip etmektir.
Bu yazı bir teslimiyet ya da küresel güçleri yüceltme çabası değildir. Ne yazık ki bölge halkları olarak sadece ekonomik değil, düşünsel anlamda da Batı hegemonyasına alternatif bir üst akıl geliştiremedik. Şüphesiz zorluklarla beraber bir kolaylık vardır. Tarih, krizlerin yeni düzenlerin doğum sancıları olduğunu defalarca göstermiştir. Belki de bölge halkları yaşanan acı tecrübelerden ders çıkararak birlikte yaşamanın yollarını yeniden keşfedecektir. Belki de ırk ve mezhep sınırlarını aşan yeni bir medeniyet tasavvurunun temelleri atılacaktır. Zira bir başka yol bulmak bizler için artık bir tercih değildir. Temennimiz tarihin tekerrür etmemesi, ortak değerlerle ortak geleceği inşa etme mecburiyetinin anlaşılmasıdır.