FATİH GENCER

Tarih: 29.11.2025 20:24

BÖLÜNMEDEN YENİ BİR MEDENİYETİN İNŞASINA

Facebook Twitter Linked-in

   Ülkemiz gerçekçi, ayakları yere basan bir gelecek vizyonuna ihtiyaç duymaktadır. Ancak bu ihtiyaç, uzun süredir bizi meşgul eden önemli bir meselenin gölgesinde kaldı. "Kürt sorunu" olarak adlandırılan bu meseleyi bugüne kadar çoğunlukla güvenlik kaygılarıyla ele aldık. Oysa artık bütün sorunlarımızı “bölünme” ve “güvenlik” çıkmazından çekip çıkarmamız gerekiyor. Meselelerimizi “açılım”, “çözüm” gibi dar kavramlardan kurtarıp bir medeniyet inşası çerçevesinde yeniden değerlendirme zamanı çoktan geldi. Böylece atacağımız adımlar daha kapsayıcı ve daha anlamlı olacaktır. 
Her şeyden önce insanı merkeze alan, adalet ve dayanışmayı kurumsallaştıran bir yapı kurmalıyız. Artık parçalanma yerine bütünleşmeyi, sömürüye karşı çıkıp paylaşmayı birinci gündemimiz haline getirmeli, korkuları bırakıp birbirimize güvenmeliyiz. Bu gün hâkim olan teknoloji merkezli emperyalizm insanlık için en büyük tehdittir. Eğer bu zihniyetle mücadele edemezsek birkaç on yıl içinde geleneğimizle birlikte geleceğimiz de ciddi bir tehlike ile yüzleşecektir. 
   Bugün ülkemiz belki de tarihin en parçalı dönemlerinden birini yaşıyor. Kimlik, etnisite, din ve mezhep ayrılıkları, zengin yoksul arasındaki her geçen gün büyüyen derin uçurum, dijital dünyanın insani değerleri yok etmesi ve kutuplaşma bizi her geçen gün biraz daha birbirimizden uzaklaştırıyor. Bu bölünmüşlük geleceğimiz için hep beraber harekete geçmemizi engelliyor. İşte bu yeni süreci tüm bu sorunlara çare üreten bir medeniyet inşası olarak değerlendirebiliriz. 
   Yeni bir medeniyet ilk önce zihinlerde filizlenir, sonra fikir olur topluma yayılır, nihayetinde bir hedefe dönüşür. Ancak kutuplaşmayla şekillenen siyaset hoşgörü ve empatiyi neredeyse yok olma seviyesine getirdi. Ayrıca ihanet algısının çok kolay tetiklenmesine sebep oldu. Bunun yanında uluslararası güçlerin bitmeyen manipülasyonları ve bu mesele üzerinden siyasal ve ekonomik kazanç sağlayan rantçıların algılarımızı yönlendirebilmeleri sağlıklı düşünmemizi engelliyor. Bunun içindir ki sorunları anlamak veya çözmek isteyenler; bazen devlet düşmanı olarak yaftalanıyor, bazen bazı çevrelerin doğrudan hedefi haline gelebiliyor. Oysa gerçekten bir şeyler yapmak isteyeni anlamaya çalışmak ve hoşgörü ortamının yaygınlaşmasını sağlamak hepimizin üzerine düşen bir borçtur. Böyle bir yaklaşım, toplumdaki endişelerin giderilmesine de katkı sağlar. Yeni bir medeniyetin inşası, her şeyden önce duygu ve düşüncede birlik gerektirir. Tartışmadan, fikir alış verişi yapmadan, düşünce hayatımız zenginleşip derinleşmeden milletimiz ve devletimiz menfaatine bir şey yapamayız. 
   Hepimiz bizi var eden tarihsel sürecin bir sonucuyuz; binlerce yıllık bir geleneğin son halkasıyız. Tarihimiz, bugünümüz, geleceğimiz, kültürlerimiz, geleneklerimiz, dillerimiz ve inançlarımız bizi bir millet olarak var etmiştir. İşte tüm bu değerlere sahip çıkan bir sistem inşa edersek, milletimizin her ferdi kendisini değerli ve bu ülkeye ait hissedecektir. Böylece herkes ülkemizin sorunlarını ve geleceğini sahiplenecektir. 
  Başta Türkler ve Kürtler olmak üzere milletimiz son birkaç yüz yıldır iç içe geçmiş vaziyette. Hele ki son otuz kırk yıldır bu iç içe geçmişlik daha fazla evlilik, daha fazla komşuluk, daha fazla ortaklık ve ticaretle perçinleşti. Aklıselim sahibi herkesin bildiği üzere bizler artık bölünemeyiz. Bu tespit inkâr edilemez en önemli gerçek olarak karşımızda duruyor. Ülkemizin her köşesi geri dönülemez şekilde birbirine bağlı değil mi? Üretilen her katma değer, yedi bölgenin ortak emeğinin sonucu değil mi? Bir arada büyüyen çocuklar, kuzenler, torunlar ve komşular, bunların aralarındaki görünmez bağlar; birlikteliğimizin ne denli güçlü olduğunun gözle görülür bir delili değil mi? Tarih, sosyoloji ve ekonomi bölünme ihtimalinin olmadığını sağır kulaklarımıza hiç durmadan haykırıyor. Bu iç içe geçmişlik, bu sosyal gerçeklik resmen onaylansa da onaylanmasa da bir vaka olarak karşımızda duruyor. Dolayısıyla milletimizi oluşturan kendi insanlarımızdan korkmak, bölünme ihtimali üzerine siyaset üretmek aslında abesle iştigaldir.  
   Şimdiye kadar hep bölünme, parçalanma gibi felaket senaryoları gündemimizi işgal etti. Neredeyse bütün TV programlarında, köşe yazılarında hep bu tehlike ihtimali ile oturup kalktık. Gelin bu kez meseleye bakış açımızı değiştirelim. Bölünme ile değil, birleşme, sırt sırta verme durumunda neler olacağını düşünelim. Her şeyden önce artık gençlerimizin hayatta kalacağı bir gelecek bizi bekliyor olacak. Kuzey Irak ve Suriye bir masraf kalemi olmaktan çıkacak ve bir katma değere dönüşecektir. 
   Türkiye’nin Irak ve Suriye’de etkisi kat kat artacaktır. Yaklaşık yüz milyon nüfusa ve dünyanın en güçlü ordularından birisine sahip bir güç ortaya çıkacaktır. Yer altı ve yer üstü kaynakları zengin olan bu gücün emperyalizme karşı onurlu bir şekilde mücadele edeceği şüphesizdir. Bu gelişme stratejik olduğu kadar tarihsel bir dönüm noktası da olacak, bizim için yeni bir çağın kapılarını açacak. Bu gücü, ahlak ve fikirle beslersek ki bunu yapacak potansiyelimiz var, yeni bir medeniyetin temellerini de atmış olacağız. Emperyalizmin son derece vahşileştiği bu dönemde bizler insanlık için bir umut olacağız. Bundan şüphemiz olmasın. İnsani değerlerle beslenen bu askeri ve ekonomik bilinç tarihimizin de itici gücü olacak. Bizi belki de şu an için hayal gibi görünen bir konuma taşıyacak. 
    Türkiye’nin etki alanı zaten, Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya’ya uzanıyor. Eğer tüm milletimizle gerçek anlamda güven temelinde birleşirsek tüm bu bölgelere Kuzey ve İç Afrika’yı da ekleyip buraların merkezi konumuna yükselebiliriz. Bu düşünce bir ütopya değil; tam tersi ayakları yere basan ve tahminimizden çok daha yakın gelecektir. Yeni bir medeniyet inşası, ülkemizin kendi aklıyla kendi geleceği için başlatacağı bir stratejik atılım olacaktır. Bu politika aynı zamanda Anadolu merkezli yeni bir Ortadoğu’nun temeli yani “birleş-güçlen-yön ver” stratejisine geçiştir. Kendi içini iyileştiren Türkiye, bölgeyi yeniden inşa edebilir, bölge halklarına da bir model ve umut olabilir. Bu bir hayal değildir; bu aklın, tarihin ve coğrafyanın çağrısıdır.
   Bu yazının en önemli önerisi şudur: Tarihsel, sosyolojik, kültürel ve ekonomik gerçekler bölünme gibi bir tehdit olmadığını gözlerimizin önüne sermektedir. İşte bu yüzden enerjimizi, korkulara ve ayrışmalara değil; ortak bir medeniyetin inşasına yönlendirmeliyiz. Geleceğimizi birlikte kurmaktan başka seçeneğimiz yoktur. Bizlere düşen insanlarımızın kalbinde, ruhunda ve aklında geleceğe dair kıvılcımlar uyandırmaktır. Bu sayede bir tartışma başlatır, belki yeni fikirlerin doğmasına vesile olur, ülkemizin geleceğinin zihinsel alt yapısına bir tuğla da biz koymuş oluruz. 
Geleceği şekillendirecek bu plan devlet adamlarımızın sorumluluk hissiyle başladı. Artık “hepimiz kardeşiz”, “ülkemiz ve milletimiz için yapamayacağımız fedakârlık yoktur” cümlelerinin fiiliyata geçmesini bekliyoruz. Ancak bizler de bu sorumluluğu üstlenmeli, ülkemizin geleceği için elimizden ne geliyorsa yapmalı ve devlet adamlarımızın üzerindeki yükü hafifletmeliyiz.
Artık günlük siyaset sarmalından çıkmalıyız, büyük düşünmeyi, korkmamayı öğrenmeliyiz. Belki bazılarımıza kendine inanmak uçuk bir hayal gibi gelebilir. Ama uzun zamandır kaybettiğimiz bu duyguya aklın ve vicdanın ışığında can verebiliriz. 
   Unutmayalım ki bugün söyleyeceğimiz her bir kelime, yazacağımız her bir cümle, attığımız her bir adım yarını olumlu veya olumsuz şekillendirecektir. Dolayısıyla her ne yapıyorsak yapalım önceliğimiz çocuklarımızın geleceği ve sonraki nesillerin yükünü hafifletmek olmalıdır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —