İnsan, tarih boyunca eyleyen bir özne oldu. Çevresini etkiledi, şekillendirdi, dönüştürdü. Taşı yonttu, baraj yaptı, köprüler inşa etti, doğayı değiştirdi. Bazen düşünce oldu zihinleri biçimlendirdi, bazen inanç oldu gönülleri fethetti. Eylemden vazgeçtiği an ise cansız bir nesneden farkı kalmadı.
Fiil, harekete geçiştir. Fail, o hareketin arkasındaki irade ve karardır. Eylem ise belirli bir amaç doğrultusunda bilinçli biçimde sorumluluk almaktır. Bugün modern dünya düzeninde, toplumların önemli bir kısmı özne olmaktan vazgeçmiştir. Dünya hızla değişirken karar alabilenlerin sayısı aynı hızla azalmaktadır. Ülkelerin dış, hatta çoğu zaman iç siyaseti de artık “Biz ne yapacağız?” sorusuyla değil, büyük güçlerin arzusu gözetilerek şekillenmektedir.
Bu durumun en çarpıcı örneği Ortadoğu’dur. Çok uluslu, çok dinli, çok mezhepli, çok çatışmalı bir toplumun insanı Ortadoğulu. Uzun yıllardır başkasının ayak izlerini takip ediyor. Bir zamanlar Yakındoğu olan yaşam alanının neden Yakındoğu olduğunu bilmediği gibi şu an neden Ortadoğu olduğundan bile haberi yok. Neden yakınken orta oluverdi, neye yakındı, neye uzaktı; neden doğudaydı ve kimin doğusundaydı…
Bu coğrafyada sarsıcı olaylar büyüyerek birbirini izler; fakat planlar bölge halklarına ait değildir. Sınırlar kalemle çizilir, silinir, yeniden çizilir; ama irade yerelde değildir. Yıkım süreklidir ama yıkan hep dışarıdadır. Bölge halklarının hedefleri, yol haritaları, uzun vadeli planları yoktur; sadece önlerine konmuş rotalar vardır. Büyük güçlerin niyetlerini okumak entelektüel bir maharet sayılır. Çoğu zaman bu okumalar da yanlıştır. Bu hal sadece zayıflık değil, içselleştirilmiş bir nesneleşmedir. Entelektüelimiz, bir kurucu zihin değil, bir "niyet okuyucu" seviyesine inmiştir. Bizler, başkasının senaryosunda hangi figüran olduğumuzu doğru tahmin eden kişiye ne yazık ki “stratejist” diyoruz. Oysa gerçek stratejistin kendi oyununu kurabilen olduğunu unutalı yüzyıllar olmuş.
Bugün Ortadoğuluyu en çok meşgul eden meselelerden biri olan Suriye “ABD ne der?”, “İsrail’in gizli bir ajandası var mı?” gibi sorularla tartışılıyor. Nadiren şu soru soruluyor: “Bizim planımız ne?”. Nesne olmak konforludur; nesnenin sorumluluğu yoktur. Fail olmak ise hatanın ve bedelin sorumluluğunu yüklenmektir. Eylemin riskini alamayan haliyle, başkasının nesnesi olur. Planı olmayanlar büyük güçlere uyumu “akılcılık”, eylemsizliği “gerçekçilik” diye adlandırır. Bugün Ortadoğu’daki temel sorun büyük güçlerin planları değil, plansızlığı kabullenmiş zihinlerdir.
Ortadoğu’nun sömürüsünün karışıklığa bağlı olduğu unutulmamalıdır. Karışıklık varsa müdahale meşrulaşır, hakemlik kaçınılmaz olur. Hakem dışarıdan gelirse yerel irade tümüyle gereksizleşir. Bu döngüde barış değil, ölümlerle kurulan bir denge vardır. Huzur değil, kontrol edilebilir bir kaos üretilir.
Bazen barış masaları kurulur ama çözüm üretilmez. Anlaşmalar, anlaşmazlıkları yönetmek ve sürdürmek için yapılır. Bu durum insanlara “Ortadoğu’nun gerçekliği” diye sunulur. Oysa gerçeklik güçlüye rağmen, eyleme geçebilmek değil midir? Unutmayalım ki huzur ve istikrar, başkalarının planlarından, onaylarından ve aferinlerinden gelmez. Barışı başkasından beklemek, çatışmanın bitmeyeceğini en başından kabullenmektir.
Peki, bizim ne zaman bir planımız olacak? Ne zamana kadar başkalarının takvimindeki sırayı bekleyeceğiz. Irak ve Suriye yerle bir edildi, İran vuruldu, Lübnan paramparça şimdi takvimde hangi ülke var? Güçlülerin planlarını yorumlamayı ne zamana kadar siyaset sayacağız? Kendimizi artık geleceği planlayabilecek bir konumda görmüyoruz. Birbirimize kuşkuyla yaklaşıyoruz. Hatta daha acısı; birimiz vurulurken diğerimiz sıranın asla kendisine gelmeyeceğini sanarak içten içe seviniyor. Ne yazık ki bir halkın ölümü, bazılarının gizli memnuniyetine yol açıyor. Bu gizli ve kirli hesap ise birlikte düşünmekten, birlikte yaşamaktan ve ortak bir gelecek hayali kurmaktan kaçmamıza yol açıyor. Böylece her çözümü dışarıda arıyor, her sorunu emperyalistin insafına bırakıyoruz.
Emperyalizm böler, kaos üretir, taraflar yaratır. Birine yaklaşır, diğerini dengeler; ama hiçbirini tamamen bırakmaz. Tarafları son kullanma tarihine kadar kullanır, sonra kendine yeni bir taraf yaratır. Bizler, Ortadoğulular, Napolyon’un Mısır’ı işgalini özgürlük vaadiyle gizlemesinden bu yana aynı tuzağa defalarca düşeriz. Sonra kandırıldığımızı anlarız. Ama yine de her şeyi unutur, onay almak için kuyruğa gireriz.
Batı zihnini anlamamız gerekiyor. Batı’nın asıl gücü, fail olma ısrarındadır. Batı düşüncesi dünyayı, düzenlemek ister, bilir, hesaplar, ölçer, risk alır ve plan yapar. Bu yüzden tarih onun açısından bir planlama ve harekete geçme silsilesidir; bir kader anlatısı değildir. Batı kendini merkeze koyar, onay aramaz. Batı için siyaset, haklı olmak değil sonucu adım adım, ince hesaplarla belirlemektir. Bu durum Batı’yı kusursuz kılmaz; ama onu fail, Doğu’yu ise nesne yapar. Bu zihniyeti anlamak, fiil-fail-eylem döngüsünün nasılı kurulduğunu kavramaktır.
Tam da burada bir ayrım yapmak zorundayız. Nesneleşme halkın ahlaki bir kusuru değildir. Halk çoğu zaman gündelik hayatın ve geçim zorunluluğun baskısı altındadır. Asıl sorumluluk okumuş yazmış, diploma ve sertifikalarıyla bir dosya oluşturabilenlerdedir. Çünkü onlar bilme, karşılaştırma ve alternatif düşünebilme için vardırlar. Onların görevi romantik sloganlar üretmek değildir, düşünmek; milleti selamete eriştirecek yolları bulmaktır.
Para ve güç tek başına asla belirleyici olamaz. Onları anlamlı kılan düşünce ve harekete geçme bilincidir. Düşünce olmadan para savrulur, güç kendini dev aynasında görmeye dönüşür. Düşünce olmadan her şey saman alevi gibi parlar ve söner. Biz Ortadoğuluların asıl yoksunluğu maddi değil, ne yazık ki zihinseldir. Düşünceyi ve bilmeyi önemsemediğimiz, kurumsallaştıramadığımız için kendi planımızın olmaması bize garip gelmez. Tarihimizin, yaşayan nesnelerin tarihi olarak yazılacak olmasını önemsemeyiz. Daha da önemlisi sonraki nesillerin bizi kullanılıp atılan malzemeler olarak tanıması umurumuz da bile olmaz.
İşte bu vurdumduymazlık, bizi başkasının onayına mahkûm ediyor. Dış destek olmadan adım atılamayacağına, dış onay olmadan harekete geçilemeyeceğine inanan bu coğrafyanın insanları olarak şu basit gerçeği gözden kaçırıyoruz: Burada biz varız ve burada yaşamaya devam edeceğiz. Birlikte bir gelecek kurmaktan başka seçeneğimiz yok. Bu coğrafya için gerçek kurtuluş, bir gün büyük güçlerin adil davranma ihtimali değil; Ortadoğu insanının kendi kaderini, yani fail olma vasfını geri almasıdır.